Kırık Anahtar’ın Açtığı Sorular: Yusuf Çopur’la Söyleşi
Roman ve öykülerinde toplumun kıyısında kalan, bir eşiğin önünde bekleyen insanları anlatan Yusuf Çopur, ilk deneme kitabı Kırık Anahtar’da bu kez kendi hafızasına yöneliyor. Çocukluk, kayıp, yalnızlık, alışkanlık ve kırk yaş çevresinde ilerleyen kitabı; türsel sınırlarından kişisel anlatının sorumluluğuna, nostaljiden kabulleniş ve vazgeçiş arasındaki ince çizgiye kadar konuştuk.
Roman ve öykülerinde toplumun kıyısında kalan, bir eşiğin önünde bekleyen insanları anlatan Yusuf Çopur, ilk deneme kitabı Kırık Anahtar’da bu kez kendi hafızasına yöneliyor.
Çocukluk, kayıp, yalnızlık, alışkanlık ve kırk yaş çevresinde ilerleyen kitap; yayımlandıktan sonra “öykülü deneme”, “öykücü bakış açısı” ve “kurgusal deneme” gibi farklı kavramlarla değerlendirildi.
Yusuf Çopur’la kitabın türsel sınırlarını, geçmişe bakmanın tehlikelerini, kişisel anlatının sorumluluğunu ve kabullenişle vazgeçiş arasındaki ince çizgiyi konuştuk.
Kırık Anahtar için Merve Koçak Kurt “öykülü denemeler”, Hülya Soyşekerci “öykücü bakış açısı”, bir başka okur ise “kurgusal denemeler” ifadelerini kullandı. Bu adlandırmalar sizi kendi metinlerinizi yeniden okumaya yöneltti. Bir kitabın türsel kimliğini yazarın niyeti mi, metnin yapısı mı, yoksa okurun ona verdiği ad mı belirler? Bu okumalar, yazarken farkında olmadığınız hangi özelliğinizi görünür kıldı?
Yazarın niyeti önemlidir fakat metnin son sözü değildir. Yazar masaya belirli bir tür düşüncesiyle oturabilir; buna karşılık metin, yazılma sürecinde o niyetin sınırlarını aşabilir. Kitap yayımlandıktan sonra okurun bakışı da devreye girer. Okur bazen yazarın fark etmediği bir eğilimi görür ve ona bir ad verir. Benim için de böyle oldu.
Kırık Anahtar’ı yazarken “öykülü” ya da “kurgusal” denemeler yazma düşüncem yoktu. Bir duygunun veya düşüncenin peşinden giderken kendimi bir sahne kurarken, geçmişte kalmış bir konuşmayı yeniden hatırlarken ya da bir insanın yüzünü tarif ederken buluyordum. Merve Koçak Kurt’un “öykülü deneme”, Hülya Soyşekerci’nin “öykücü bakış açısı” sözleri, düşünürken hikâye anlatmaya başladığımı fark ettirdi bana.
Yine de “kurgusal deneme” adlandırmasına biraz ihtiyatla yaklaşıyorum. Kitaptaki anlatıcı, kişiler ve mekânlar gerçek hayata gönderme yapıyor. Hafıza eksiltiyor, seçiyor ve yeniden düzenliyor ama ben bilinçli olarak kurmaca bir dünya oluşturmuyorum. Bu nedenle “öykülü” veya “anlatısal deneme” ifadeleri bana daha yakın geliyor. Bir kitabın türünü yalnızca yazarın niyeti ya da okurun verdiği ad değil; metnin gerçeklikle kurduğu ilişkinin belirlediğini düşünüyorum.
Önceki roman ve öykülerinizde kapının dışında kalan, içeri alınmayan ya da girdiği yerde kendisine ait bir oda bulamayan kişilerle karşılaşıyorduk. Kırık Anahtar’da ise o eşiğin önünde ilk kez doğrudan yazarın kendisi duruyor. Bu kitabı önceki eserlerinizin gizli duygusal kaynaklarını gösteren bir anahtar olarak okumak mümkün mü? Böyle bir okuma, kurmaca kişilerinizin bağımsızlığını zedeler mi?
Eserlerim arasında böyle bir duygusal akrabalık olduğunu kabul ediyorum. Aidiyet, anne özlemi, yoksunluk, yalnızlık ve bir yere sığınma isteği daha önceki kitaplarımda da vardı. Daha Vakit Var’daki Kenan, Bir Uzak Düş’teki Hüseyin ile Ömer ve Herkes Dışarı’daki bazı kişiler, farklı biçimlerde dünyanın dışında kaldıklarını hissediyorlardı. Kırık Anahtar’da ise bu duyguların ardındaki kişisel hafıza daha açık biçimde görülüyor.
Bu yönüyle kitap, önceki eserlerime açılan anahtarlardan biri sayılabilir. Fakat tek anahtar olduğunu söyleyemem. Roman ve öykü kişilerini doğrudan yazarın hayatındaki kişilere ya da yaşadıklarına indirgemek, kurmacanın imkânlarını daraltır. Kenan, Hüseyin veya Ömer yalnızca benim başka adlar altında anlatılmış hâllerim değildir. Gözlemlerden, karşılaştığım insanlardan, okuduklarımdan ve hayal gücünden doğmuş bağımsız kişilerdir.
Denemede yaptığım şey, o kişilerin ardına saklanmak yerine onların taşıdığı yaralarda benim de payım bulunduğunu kabul etmek oldu. Daha önce kurmaca kişilere verdiğim bazı duyguların kaynağına bu kez kendi adımla yaklaştım. Dolayısıyla Kırık Anahtar, önceki kitapları açıklayan bir kullanım kılavuzu değil; onlarla aynı duygusal iklimden geçen daha kişisel bir yolculuktur.
Kitapta geçmişle bugün, köyle kent, sessizlikle hız ve hatırlamakla unutmak sık sık karşı karşıya geliyor. Bununla birlikte bazı değerlendirmelerde dijital hayatın zaman zaman nostaljik bir karşıtlık içinde ele alındığı ve karşı görüşün yeterince geliştirilmediği belirtildi. Geçmişi güzelleştirmeden, bugünü de kolayca mahkûm etmeden yazmanın ölçüsü nedir? Bugün yeniden yazsaydınız dijital dünyanın kurduğu gerçek yakınlıklara daha fazla yer verir miydiniz?
Nostalji, denemeci için hem güçlü hem de tehlikeli bir alandır. Geçmişe baktığımızda yalnızca yaşadıklarımızı değil, zamanın içimizde süzdüğü hâllerini de görüyoruz. Hafıza bazı acıları hafifletiyor, bazı güzellikleri ise büyütüyor. Bu nedenle geçmişi hatırlarken onu olduğundan daha temiz ve kusursuz gösterme tehlikesi her zaman var.
Benim çocukluğumda yakınlık ve dayanışma vardı ama yoksunluklar da vardı. Köy hayatı daha yavaştı fakat bu, herkesin daha mutlu olduğu anlamına gelmiyordu. Aynı şekilde bugünün dijital dünyası yalnızca insanları birbirinden uzaklaştırmıyor. Uzakta yaşayan insanları buluşturuyor, unutulmuş dostlukları yeniden kuruyor ve daha önce sesini duyuramayan kişilere konuşma imkânı veriyor. Benim itirazım teknolojiye değil; insan ilişkisinin sayılara, beğenilere ve görünürlük ölçülerine indirgenmesine.
Kitabı bugün yeniden yazsaydım bu karşı sesi biraz daha güçlendirebilirdim. Dijital hayatın kurduğu sahici yakınlıklara daha geniş yer vermek, eleştirinin dengesini artırabilirdi. Çünkü deneme yalnızca kendi hükmünü doğrulayan örnekleri topladığında düşünme imkânını kaybeder. Geçmişi bugünün karşısına kusursuz bir dünya olarak koymak yerine, her iki zamanın da bize kazandırdıklarını ve bizden aldıklarını birlikte görebilmek gerekir.
“Yağmur” denemesinde evsiz adamın “Islaklıktan yatamıyorum” cevabı, anlatıcının yağmura yüklediği romantik anlamı bir anda sarsıyor. Kişisel denemenin lirizmi başka bir insanın yoksulluğuyla karşılaştığında yazarın etik sorumluluğu nerede başlar? Bu sahneyi, anlatıcının yalnızca dünyaya değil, kendi bakışındaki konfora da yönelttiği bir eleştiri olarak okuyabilir miyiz?
Kesinlikle öyle okunabilir. Yağmur, benim için uzun süre çocuklukla, hatırlamayla ve içe dönüşle ilişkili bir duyguydu. Güvenli bir yerde otururken yağmurun sesini dinlemek insana şiirsel gelebilir. Fakat aynı yağmur, sokakta yaşayan biri için soğuk, uykusuzluk ve çaresizlik demektir. Evsiz adamın cevabı, benim yağmura yüklediğim anlamı bozduğu kadar bakışımın ne kadar korunaklı bir yerden kurulduğunu da gösterdi.
Kişisel denemede “ben” kaçınılmazdır ama dokunulmaz değildir. Denemeci yalnızca kendi duygusunu anlatır ve dışarıdaki dünyayı bu duyguyu süsleyen bir dekor olarak kullanırsa metin daralır. Başkasının sesi, anlatıcının düşüncesini onaylamak zorunda değildir. Bazen metne asıl değerini veren şey, o düşünceyi bozan itirazdır.
Buradaki etik sorumluluk, başka bir insanın acısını etkileyici bir sahneye dönüştürüp oradan kolay bir bilgelik çıkarmamaktır. O adamı kendi duygumun malzemesi hâline getirmeden, bana yönelttiği itirazı korumaya çalıştım. Onun cevabı bana yağmurla ilgili yeni bir cümle vermedi; daha önce kurduğum cümleyi elimden aldı. Sanırım edebiyatın bizi değiştirdiği yerlerden biri de burasıdır: Dünyaya baktığımız yeri fark etmek ve gerektiğinde oradan çekilmek.
Yurt koridorları, annenin sesi, eski mahalleler, yağmur, çay ve kitap kokusu farklı denemelerde yeniden karşımıza çıkıyor. Bu tekrarlar kimi okur için kitabın iç musikisini ve hafızanın döngüsel yapısını kurarken kimi yerde aynı duygunun yeniden anlatıldığı izlenimini doğurabiliyor. Sizin için bir ayrıntının “motif” olmaktan çıkıp “tekrar”a dönüşmeye başladığı sınır neresidir? Kitabın bütününü oluştururken bu dönüşleri bilinçli bir kompozisyon tercihi olarak mı kullandınız?
Hafıza düz bir çizgi üzerinde ilerlemiyor. İnsan aynı kişiye, sokağa veya kokuya yıllar sonra yeniden dönebiliyor. Her dönüşte hatırlanan şey aynı kalsa bile ona bakan insan değişiyor. Bu nedenle kitaptaki bazı tekrarların hafızanın çalışma biçiminden kaynaklandığını düşünüyorum.
Annenin sesi, yurt koridoru, yağmur, çay ve kitap kokusu benim için yalnızca birer ayrıntı değil. Farklı zamanlar arasında geçiş sağlayan duygusal eşikler. Bunların bir bölümü kitap oluşturulurken bilinçli biçimde korundu; bir bölümü ise metinler yan yana geldiğinde benim de fark ettiğim kendiliğinden dönüşlerdi.
Yine de motif ile tekrar arasında hassas bir sınır bulunduğunu kabul ediyorum. Bir ayrıntı her gelişinde yeni bir anlam kazanıyor, başka bir duyguyu harekete geçiriyor veya anlatıcıyı farklı bir yere taşıyorsa motife dönüşür. Yalnızca daha önce söylenmiş bir duyguyu aynı biçimde yineliyorsa tekrar olarak kalır. Bu konuda eleştirilerin haklı olduğu yerler bulunabilir. Yeni bir baskı hazırlasaydım aynı duyguyu benzer cümlelerle taşıyan bazı bölümleri yeniden gözden geçirirdim. Fakat kitabın iç sesini kuran temel dönüşleri korurdum. Çünkü insan bazen geçmişini hatırlamaz; geçmişi onu aynı yerden tekrar tekrar çağırır.
Kırık anahtarı yenilmişliğin değil, insanın her kapıyı açamayacağını anlamasının ve eksiklikle yaşamayı öğrenmesinin imgesi olarak tanımlıyorsunuz. Fakat kabulleniş bazen insanın değiştirebileceği koşullara boyun eğmesinin de gerekçesine dönüşebilir. Olgunlukla vazgeçişi, huzurla teslimiyeti birbirinden nasıl ayırıyorsunuz? Anahtarı kırılmış olsa bile insanın açmakta ısrar etmesi gereken bir kapı var mı?
Kabulleniş ile teslimiyetin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Kabulleniş, insanın değiştiremeyeceği şeyleri görmesi; teslimiyet ise değiştirebileceği hâlde mücadeleden vazgeçmesidir. İnsan bir başkasının sevgisine hükmedemez, geçmişi geri getiremez, her kaybı telafi edemez. Bunları kabul etmek yenilgi değildir. Fakat haksızlığı, eşitsizliği veya insan onurunu zedeleyen koşulları “Hayat böyle” diyerek kabullenmek başka bir şeydir.
Kırık anahtar, bütün kapıların önünden çekilmek anlamına gelmiyor. Hangi kapıyı neden açmaya çalıştığımızı sorgulamayı öneriyor. Bazı kapılar yalnızca başkalarının onayını kazanmak, herkese yetişmek ya da kusursuz görünmek için zorlanıyor. Onların önünden ayrılmak insanı hafifletebilir. Fakat adaletin, eğitimin, insan onurunun ve çocukların geleceğinin önüne kapanan kapılar varsa orada yeni bir anahtar aramak, gerekirse o kapıyı birlikte zorlamak gerekir.
Olgunluk, mücadeleden vazgeçmek değil; gücünü hangi mücadeleye vereceğini seçebilmektir. İnsan her kapıyı açamaz ama bazı kapıların kapalı kalmasına da razı olmamalıdır. Belki kırık anahtarın öğrettiği asıl şey budur: Her kilit kader değildir. Bazı kapılar için yeni bir anahtar yapmak, bazıları için de başkalarıyla omuz omuza vermek gerekir.
